R.Gazete No: 33094
R.G. Tarihi: 1.12.2025
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI 1
Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2024/24
Karar Sayısı : 2025/164
Karar Tarihi: 22/7/2025
İTİRAZ YOLUNA BAŞVURAN: Kahramanmaraş 3. İdare Mahkemesi
İTİRAZIN KONUSU: 4/12/1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz
ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun'un 21/4/2005 tarihli ve 5335 sayılı Kanun'un
14. maddesiyle değiştirilen 1. maddesinin Anayasa'nın 2., 5., 10., 13.,
35., 36., 125. ve 138. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline
karar verilmesi talebidir.
OLAY: Deprem sonucunda taşınmazın yıkılması nedeniyle uğranılan zararların
tazmini talebiyle açılan davada itiraz konusu kuralın Anayasa'ya aykırı olduğu
kanısına varan Mahkeme, iptali için başvurmuştur.
I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ
Kanun'un itiraz konusu kuralın da yer
aldığı 1. maddesi şöyledir:
"Kanuni faiz
Madde 1 –
(Değişik : 21/4/2005 -
5335/14 md.)
Borçlar
Kanunu ve Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı
sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme yıllık yüzde oniki oranı üzerinden
yapılır.
Cumhurbaşkanı,
bu oranı aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına
kadar artırmaya yetkilidir."
II. İLK İNCELEME
1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü
ARSLAN, Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Engin YILDIRIM, M. Emin KUZ, Rıdvan
GÜLEÇ, Yusuf Şevki HAKYEMEZ, Yıldız SEFERİNOĞLU, Selahaddin MENTEŞ, Basri
BAĞCI, İrfan FİDAN, Kenan YAŞAR ve Muhterem İNCE'nin katılımlarıyla 1/2/2024
tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından
işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
III. ESASIN İNCELENMESİ
2. Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Fatih TORUN
tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu kanun hükmü,
dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer
yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A. Sınırlama Sorunu
3.
Anayasa'nın 152. ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 40. maddelerine göre bir
davaya bakmakta olan mahkeme, bu dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya
Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasa'ya aykırı görmesi veya
taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına
varması hâlinde bu hükümlerin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmaya
yetkilidir. Ancak anılan maddeler uyarınca bir mahkemenin Anayasa Mahkemesine
başvurabilmesi için elinde yöntemince açılmış ve mahkemenin görevine giren bir
davanın bulunması, iptali talep edilen kuralın da o davada uygulanacak olması
gerekir. Uygulanacak kural ise bakılmakta olan davanın değişik evrelerinde ortaya
çıkan sorunların çözümünde veya davayı sonuçlandırmada olumlu ya da olumsuz
yönde etki yapacak nitelikte bulunan kurallardır.
4.
İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, 3095 sayılı Kanun'un 1. maddesinin iptalini talep etmiştir.
5. Bakılmakta
olan davanın konusunu, deprem sonucunda
taşınmazın yıkılması nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararların idarelerden
tazmini talebi oluşturmaktadır.
6.
Anılan Kanun'un itiraz konusu 1. maddesinin birinci fıkrasında 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve 13/1/2011 tarihli ve
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'na göre faiz ödenmesi gereken hâllerde miktarı
sözleşmeyle tespit edilmemişse bu ödemenin yıllık yüzde on iki oranı üzerinden
yapılacağı hükme bağlanmış; ikinci fıkrasında ise Cumhurbaşkanının bu oranı
aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına kadar
artırmaya yetkili olduğu belirtilmiştir.
7.
Bu bağlamda itiraz konusu kural sözleşmeden kaynaklanan borç ilişkilerinin yanı sıra haksız fiil
veya sebepsiz zenginleşme gibi sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri
yönünden de geçerli, ortak kural niteliğindedir.
8. Bakılmakta olan davanın konusu gözetildiğinde kuralın esasına ilişkin incelemenin sözleşmeden kaynaklanmayan borç
ilişkileri yönünden yapılması gerekir.
B. Anlam ve Kapsam
9. Faiz,
alacaklının talep etmeye yetkili olduğu bir miktar paradan yoksun kalmasına
karşılık olarak mahrum kalınan süreye bağlı olarak ödenmesini talep edebileceği
miktardır. Bir başka yönüyle faiz; alacaklının zararını karşılama işlevi olan,
edimini taahhüdüne uygun biçimde, süresinde, muaccel borcunu vadesinde ödemeyen
borçlunun bu süreden yararlanması sonucunda alacaklı lehine doğan nakdi bir
ödentidir (AYM, E.1997/34, K.1998/79, 15/12/1998).
10. Bu bağlamda
gerek ticari işlerde gerekse ticari olmayan işlerde herhangi bir şekilde faiz
alacağının doğduğu durumlarda anaparaya hangi oranda faiz uygulanacağı
hususunun sözleşmede kararlaştırılmaması hâlinde anapara faizi ve temerrüt
faizine ilişkin oranlar 3095 sayılı Kanun'la belirlenmiştir. Bunun yanı
sıra kanundan kaynaklanan faize ilişkin oranlar yönünden de anılan Kanun'un
hükümleri uygulanmaktadır.
11. Kanuni faiz
oranı, 3095 sayılı Kanun'un itiraz konusu 1. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan
maddenin birinci fıkrasında 6098 ve 6102 sayılı Kanunlara göre faiz ödenmesi
gereken hâllerde miktarı sözleşmeyle tespit edilmemişse bu ödemenin yıllık
yüzde on iki oranı üzerinden yapılacağı hükme bağlanmış; ikinci fıkrasında ise
Cumhurbaşkanının bu oranı aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye
veya bir katına kadar artırmaya yetkili olduğu öngörülmüştür.
12. Bu kapsamda
kanuni faiz oranı 20/5/2024 tarihli ve 8485 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile
1/6/2024 tarihinden geçerli olmak üzere yıllık yüzde yirmi dört olarak
belirlenmiş olup hâlen uygulanan kanuni faiz oranı yüzde yirmi dörttür.
13. Kuralda
öngörülen kanuni faiz oranı sözleşmeden kaynaklanan borç ilişkilerine
uygulanabildiği gibi haksız fiilden
veya sebepsiz zenginleşmeden ya da -yargı uygulamaları gözetildiğinde- kamu
hukukundan kaynaklanan borç ilişkileri bakımından da geçerlidir. Bu
bağlamda kural sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden incelenmiştir.
C. İtirazın Gerekçesi
14. Başvuru kararında özetle; faizin
alacaklının alacağını kullanamamasından dolayı kendisine ödenen bir karşılık
olduğu, enflasyonun nispeten yüksek olduğu dönemlerde faiz oranı ile enflasyon
oranı arasında büyük farkların oluşması ihtimalinin bulunduğu, itiraz konusu
kuralda öngörülen faiz oranının enflasyonist bir ortamda yeterli düzeyde
olmadığı, bununla birlikte kuralda paranın değer kaybının önlenmesi bakımından
herhangi bir güvenceye yer verilmediği, Cumhurbaşkanına
tanınan faiz oranını artırma yetkisinin de paranın
değer kaybının önlenmesi açısından yeterli olmadığı, bu yönüyle kuralın mülkiyet hakkını, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik
ilkelerini ihlal ettiği, mevduat faizi,
kredi ve kredi kartı faizleri, bankalar tarafından alınan ek hesap faizi,
ticari işlere uygulanan avans faizi ile devletin vatandaşlardan olan
alacaklarına uygulanan gecikme faizi ve gecikme zammı oranlarının kanuni
faizden çok daha yüksek olmasının eşitsizliğe neden olduğu belirtilerek kuralın
Anayasa'nın 2., 5., 10., 13., 35., 36., 125. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
Ç. Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
15. 6216 sayılı Kanun'un 43. maddesi
uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa'nın 40. maddesi yönünden de
incelenmiştir.
16. Anayasa'nın 35. maddesinde "Herkes, mülkiyet ve
miras haklarına sahiptir./Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla
sınırlanabilir./Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz."
denilmektedir.
17. Anayasa'nın anılan maddesiyle güvenceye bağlanan
mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her
türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, §
20). Bu bağlamda mülk olarak değerlendirilmesi gerektiğinde kuşku bulunmayan
menkul ve gayrimenkul mallar ile bunların üzerinde tesis edilen sınırlı ayni
haklar ile fikrî hakların yanı sıra icrası kabil olan her türlü alacak da
mülkiyet hakkının kapsamına dâhildir (Mahmut Duran ve diğerleri [2. B.], B. No: 2014/11441,
1/2/2017, § 60).
18. Faiz alacağı, asıl alacağa bağlı ferî bir alacak
olduğundan ancak ortada bir para alacağının bulunduğu durumlarda söz konusu
olabilmektedir. 3095 sayılı Kanun'un itiraz konusu 1. maddesinde kanuni faiz
uygulanacağı öngörülen parasal alacakların Anayasa'nın
35. maddesi anlamında mülk teşkil ettiği açıktır.
19. Anayasa'nın "Temel
hak ve hürriyetlerin korunması" başlıklı 40. maddesinin birinci fıkrasında Anayasa ile tanınmış hak ve
hürriyetleri ihlal edilen herkesin yetkili makama geciktirilmeden başvurma
imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğu hüküm altına alınmıştır. Anılan
hükme göre kişilerin yargı makamları ile idari makamlar önünde haklarını
arayabilmelerine kolaylık ve imkân sağlanması anayasal bir zorunluluktur. Bu
zorunluluk, temel hak ve özgürlüğü ihlal edilen ya da ihlal edildiğini iddia eden
kişilerin ilgili yargı veya idari merciler nezdinde şikâyetlerini dile
getirmesi hususunda devlete gerekli ve yeterli mekanizmaları oluşturarak uygun
koşulları sağlama yükümlülüğü getirmektedir (AYM, E.2019/102, K.2019/99,
25/12/2019, § 16; E.2021/46, K.2022/47, 21/4/2022, § 15; E.2022/141, K.2023/17,
25/01/2023, § 17; E.2023/134, K.2023/209, 30/11/2023, § 17).
20. Bu çerçevede Anayasa'nın anılan maddesinde güvence
altına alınan etkili başvuru hakkı; anayasal bir hakkının ihlal edildiğini
ileri süren herkese hakkın niteliğine uygun olarak iddialarını inceletebileceği
makul, erişilebilir, etkili, ihlalin gerçekleşmesini veya sürmesini engellemeye
ya da sonuçlarını ortadan kaldırmaya elverişli idari ve yargısal yollara
başvuruda bulunabilme imkânının sağlanmasını teminat altına almaktadır (AYM,
E.2019/102, K.2019/99, 25/12/2019, § 17; E.2021/46, K.2022/47, 21/4/2022, § 16;
E.2022/141, K.2023/17, 25/01/2023, § 18).
21. Pozitif yükümlülükleri nedeniyle devletin, mülkiyet
hakkı bakımından koruyucu ve düzeltici bazı önlemler alması gerekir. Koruyucu
önlemler mülkiyete müdahale edilmesini önleyici, düzeltici önlemler ise
müdahalenin etkilerini giderici, diğer bir ifadeyle telafi edici yasal, idari
ve fiilî tedbirleri kapsamaktadır. Mülkiyet hakkına müdahalenin doğurduğu
olumsuz sonuçların mümkünse eski hâle döndürülmesi, mümkün değilse malikin
zarar ve kayıplarının telafi edilmesini sağlayan idari veya yargısal birtakım hukuki
mekanizmaların oluşturulması devletin pozitif yükümlülüklerinin bir gereğidir (AYM, E.2023/117, K.2023/121, 13/07/2023, § 15;
E.2018/77, K.2023/105, 31/05/2023, § 323; E.2023/134, K.2023/209,
30/11/2023, § 19; Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri A.Ş. [2. B.], B. No: 2014/8649, 15/2/2017,
§§ 46, 48).
22. Bu kapsamda mülkiyet hakkı ile
bağlantılı olan kuralla Anayasa'nın 40. maddesi kapsamında devletin bu hakkın
korunmasıyla ilgili gerekli koşulları sağlama fonksiyonunu ne ölçüde yerine
getirildiğinin değerlendirilmesi gerekir.
23. Ekonomilerde bir değişim vasıtası olan para; çeşitli
ticari, sınai, zirai ve benzeri faaliyetlerde kullanılmakla sahibine kazanç,
kira, nema gibi yararlar sağlayan ekonomik bir değerdir. Paranın sahibi
dışındaki kişi ve kuruluşlarca kullanılması, sahibinin bu ekonomik değerden
mahrum bırakılması sonucunu doğurmasının yanında enflasyon etkisinde olan
ekonomilerde değerini yani alım gücünü enflasyon oranına bağlı olarak
yitirmesine neden olur (ANO İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti. [GK], B. No:
2014/2267, 21/12/2017, § 70). Diğer bir ifadeyle alacaktan mahrum kalınan
sürede enflasyon nedeniyle paranın değerinde oluşan hissedilir aşınma ile
mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veya yatırım aracı
olarak getirisinden yararlanma imkânı da ortadan kalkmaktadır (AYM, E.2008/58,
K.2011/37, 10/2/2011).
24. Bu sebeple devletin hak edildiği hâlde alınamayan bir
miktar paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi edecek mekanizmaları
geliştirmesi gerekir (AYM, E.2022/83, K.2023/69, 5/4/2023, § 19). Paranın
değerinde oluşacak aşınmayı telafi edecek mekanizmaların geliştirilmesi paranın
değerini sürekli olarak kaybettiği enflasyonist dönemlerde ayrı bir önem
kazanır; zira hak edildiği hâlde alınamayan bir miktar paranın satın alma gücü,
dönem sonunda enflasyon oranında azalmış olacaktır.
25. Faiz ekonomik açıdan paranın fiyatıdır. Herhangi bir kimse kendisine ait olmayan bir
parayı -hangi isim altında olursa olsun- belli bir süre kullandığında paranın
asıl sahibine ilke olarak faiz ödemekle yükümlüdür. Paranın likidite
özelliği onunla her an, her türlü üretim faktörünün, mal ve hizmetinin satın
alınabilmesine imkân tanır. Parayı elinde bulunduran kimse bugünkü ihtiyaçlarını
karşılayabildiği gibi piyasanın yarına
yönelik imkânlarından da yararlanabilir. Elindeki parayı başkasına veren
veya kendine belli bir tarihte ödenmesi gereken bir miktar para alacağı olduğu
hâlde alacağı ödenmeyen kimse ise bu imkânlardan yararlanamaz (AYM, E.1988/7,
K.1988/27, 27/9/1988).
26. Bu itibarla hak edildiği hâlde alınamayan bir miktar
paranın değerinde oluşacak aşınma borçlu aleyhine faize hükmedilmek suretiyle
kısmen veya tamamen giderilebilir. Ödenen tazminat veya diğer alacak
tutarlarının enflasyonun etkilerinden arındırılarak güncelleştirilmesi, diğer
bir ifadeyle alacağa hak kazanıldığı tarih ile ödeme tarihi arasında geçen
süredeki hissedilir değer kaybını telafi edecek biçimde faiz uygulanması
mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağın enflasyon karşısında değer kaybetmesini önleyebilecek
bir araçtır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Mehmet Akdoğan ve
diğerleri [1. B.], B.
No: 2013/87, 19/12/2013, § 42). Bu durumda dönem sonunda paranın asıl sahibine
faiz ödenmesi yoluyla sadece belli bir dönem için yapılan fedakârlığın
karşılığı değil aynı zamanda söz konusu dönemde paranın satın alma gücündeki
kaybı da karşılanabilecektir.
27. Öte yandan enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan
döviz kuru, mevduat faizi, Hazine bonosu ve devlet tahvili faiz oranlarının
anapara ve temerrüt faizi için belirlenen kanuni faiz oranlarının çok üstünde
gerçekleşmesi; bu durumdan borçlunun yararlanması, alacaklının ise zarara
uğraması sonucunu doğurmaktadır. Zira yüksek enflasyonist ortamlarda parayı
elinde bulundurmanın ve çeşitli yollarla değerlendirmenin getirisi para
borcunun ödenmesi sırasında ödenecek kanuni faiz oranının çok üzerinde olacağından
borçlu borcunu süresinde ödemekten kaçınabilecektir. Para borcunun belirtilen
sebeplerle geç ödenmesi alacaklının yoksun kaldığı paranın ödendiği tarihe
kadar geçen sürede enflasyon etkisiyle makul olanın ötesinde bir ekonomik kayıp
yaşamasına neden olacaktır. Bu durumda ise kamu düzeni bozulmakta, kişi ve
toplum güvenliği sarsılmaktadır (benzer değerlendirmeler için bkz. AYM,
E.1997/34, K.1998/79, 15/12/1998).
28. Anayasa Mahkemesinin gerek norm denetimi kapsamında
gerekse bireysel başvuru kapsamında verdiği çeşitli kararlarında da alacakların
mülkiyet hakkı kapsamında olduğu, alacakların geç ödenmesi hâlinde enflasyon
oranları altında olmayan bir faiz ödenmesinin bireyin hakları ve kamu düzeni
bakımından önem taşıdığı belirtilmiştir (AYM, E.1997/34, K.1998/79, 15/12/1998;
E.2022/83, K.2023/69, 5/4/2023, § 21; Mehmet
Akdoğan ve diğerleri [1. B.],
B. No: 2013/87, 19/12/2013, § 52; Akel Gıda San. ve Tic. A.Ş. [2. B.], B. No: 2013/28, 25/2/2015, §
46; Abdulhalim Bozboğa [1. B.],
B. No: 2013/6880, 23/3/2016, § 58; Ferda Yeşiltepe [GK], B. No:
2014/7621, 25/7/2017, § 29).
29. Dolayısıyla hak edildiği hâlde alınamayan bir miktar
paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi etmek amacıyla paranın asıl sahibine
faiz uygulanmak suretiyle ödenmesinin öngörüldüğü durumlarda asıl alacağa
uygulanacak faiz oranının veya faiz oranının belirlenmesi amacıyla oluşturulan
mekanizmaların paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi edecek nitelikte
olması ve bu suretle para alacağının enflasyon etkisiyle yitirilen değerinin
belli ölçüde de olsa karşılanmasını sağlayacak güvencelerin bulunması gerekmektedir.
Zira belirli bir süre yoksun kalınan paranın geri ödenmesi sırasında uygun ve
adil bir giderimden söz edilebilmesi için para alacağı değer kaybına
uğratılmadan ödenmelidir.
30. Bu bağlamda kuralın birinci fıkrasında kanuni faiz
ödenmesi gereken hâllerde bu ödemenin yıllık yüzde on iki oranı üzerinden yapılacağı hükme bağlanmıştır. Bu
durumda hak edildiği hâlde alınamayan bir miktar paranın ödeneceği tarihe kadar
geçen sürede hak sahibinin enflasyon etkisiyle makul olanın ötesinde bir
ekonomik kaybının oluşabileceği açıktır. Bunun yanı sıra kuralın ikinci
fıkrasında Cumhurbaşkanına kanuni faiz oranını artırma yetkisi tanınmış ise de
söz konusu yetkinin kanuni faiz oranını bir katına kadar artırmaktan ibaret
olduğu, bu durumda kuralda belirlenen kanuni faiz oranının Cumhurbaşkanı
tarafından en fazla yıllık yüzde yirmi
dört oranına çıkarılabileceği anlaşılmaktadır.
31. Bu durumda kuralla borcun geç ödenmesi nedeniyle
belli bir oranda faiz ödenmesi öngörülmekle birlikte paranın değerinde oluşacak
aşınmayı telafi etmek amacıyla enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına
uğramadan ödenmesini sağlayacak mekanizmaların öngörülmediği, hukuk sisteminde
alacağın enflasyon karşısında değer kaybının önlenmesi için etkili bir hukuk
yolunun bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
32. Bu itibarla kural, Anayasa'nın 35.
maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa'nın
40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkına aykırılık oluşturmaktadır.
33. Açıklanan nedenlerle
kural, Anayasa'nın 35. ve 40. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.
Muhterem İNCE ve Ömer ÇINAR bu görüşe katılmamışlardır.
Kural, Anayasa'nın 35. ve 40.
maddelerine aykırı görülerek iptal edildiğinden ayrıca Anayasa'nın 2., 5., 10., 13., 36., 125. ve 138. maddeleri yönünden incelenmemiştir.
IV. İPTAL KARARININ YÜRÜRLÜĞE GİRECEĞİ GÜN SORUNU
34. Anayasa'nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasında "Kanun,
Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da
bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte
yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe
gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede
yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez." denilmiş, 6216 sayılı
Kanun'un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrasında da bu kural tekrarlanarak mahkemenin
gerekli gördüğü hâllerde Resmî Gazete'de yayımlandığı günden başlayarak iptal
kararının yürürlüğe gireceği tarihi bir yılı geçmemek üzere ayrıca
kararlaştırabileceği belirtilmiştir.
35. 3095 sayılı Kanun'un 1. maddesinin sözleşmeden
kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden iptali nedeniyle doğacak
hukuksal boşluk, kamu yararını ihlal edecek nitelikte görüldüğünden Anayasa'nın
153. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 6216 sayılı Kanun'un 66. maddesinin (3)
numaralı fıkrası gereğince iptal hükmünün kararın Resmî Gazete'de
yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesi uygun görülmüştür.
V. HÜKÜM
4/12/1984 tarihli ve 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin
Kanun'un 21/4/2005 tarihli ve 5335 sayılı Kanun'un 14. maddesiyle değiştirilen
1. maddesinin;
A. Esasına ilişkin incelemenin "Sözleşmeden kaynaklanmayan borç
ilişkileri" yönünden yapılmasına
OYBİRLİĞİYLE,
B. "Sözleşmeden
kaynaklanmayan borç ilişkileri" yönünden Anayasa'ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Muhterem
İNCE ile Ömer ÇINAR'ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA, iptal hükmünün Anayasa'nın 153. maddesinin üçüncü
fıkrası ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 66. maddesinin (3) numaralı fıkrası
gereğince KARARIN RESMÎ GAZETE'DE YAYIMLANMASINDAN BAŞLAYARAK DOKUZ AY SONRA
YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNE OYBİRLİĞİYLE,
22/7/2025 tarihinde karar verildi.
Sayın Mahkemece çoğunluk tarafından benimsenen görüş
uyarınca 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun'un 1.
maddesinin sözleşmeden kaynaklanmayan bir borç ilişkisinde uygulanacak temerrüt
faizi yönünden Anayasa'nın 5. ve 35. maddelerine aykırı olduğuna ve iptaline
karar verilmiştir. Aşağıda belirttiğimiz gerekçeler ile söz konusu maddenin
Anayasa'ya aykırı olmadığı kanaatinde olduğumuzdan Sayın çoğunluğun görüşüne
katılmıyoruz.
Çoğunluk gerekçesinde, kanuni temerrüt faiz oranının
enflasyonun altında kaldığı, alacağın mülkiyet kapsamında olduğu ve mülkiyet
hakkının enflasyon karşısında korunması konusunda devletin pozitif
yükümlülüklerinin bulunduğu, söz konusu Kanun maddesinin alacağın enflasyon
karşısında aşınmasına yönelik mekanizmayı sağlamadığı, faiz oranının düşük
kaldığı ileri savunulmuştur.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda
(m.118), temerrüde düşen borçlunun, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat
etmedikçe, borcun geç ifasından dolayı alacaklının uğradığı zararı gidermekle
yükümlü olduğu düzenlenmiştir. Aynı Kanunda (m.120), para borçlarında temerrüde
düşülmesi halinde (borçlunun kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın) alacaklının
temerrüt faizi isteyebileceği, uygulanacak yıllık temerrüt faizi oranının,
sözleşmede kararlaştırılmamışsa faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan
mevzuat hükümlerine göre belirleneceği, sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık
temerrüt faizi oranının, sözleşmede belirlenen yıllık faiz oranının yüzde yüz
fazlasını aşamayacağı, akdî faiz oranı kararlaştırılmakla birlikte sözleşmede
temerrüt faizi kararlaştırılmamışsa ve yıllık akdî faiz oranı da yasal
mevzuatta belirtilen faiz oranından fazla ise, temerrüt faizi oranı hakkında
akdî faiz oranının geçerli olduğunu düzenlenmiştir.
Türk Borçlar Kanunu'nun faizin
belirlenmesi konusunda atıf yaptığı yasal mevzuat dava konusu 3095 sayılı
Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun olup, söz konusu Kanun'un dava
konusu 1. maddesinde, Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu'na göre faiz
ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme
yıllık yüzde oniki oranı üzerinden yapılacağı, Cumhurbaşkanı'nın, bu oranı
aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına kadar
artırmaya yetkili olduğu düzenlenmiştir. Aynı Kanun'un 2. maddesinde ise, bir
miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlunun, sözleşme ile aksi
kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1. maddede belirlenen orana göre
temerrüt faizi ödemeye mecbur olduğu, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın
önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranının,
yukarıda açıklanan miktardan fazla olması halinde, arada sözleşme olmasa bile
ticari işlerde temerrüt faizinin bu oran üzerinden istenebileceği, söz konusu
avans faiz oranının, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan
avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında
bu oran geçerli olacağı, temerrüt faizi miktarının sözleşmede
kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda
öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizinin, akdi faiz miktarından az
olamayacağı düzenlenmiştir.
Türk Borçlar Kanunu'nun 122. maddesinde
ise, alacaklının temerrüt faizini aşan bir zarara (munzam veya aşkın zarar)
uğramış olması halinde, borçlunun kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat
etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlü olduğu, temerrüt faizini aşan zarar
miktarının görülmekte olan davada belirlenebiliyorsa, davacının istemi üzerine
hâkimin, esas hakkında karar verirken bu zararın miktarına da hükmedeceği
belirtilmiştir.
Yukarıda yer verilen yasal mevzuat
hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, alacaklı, para borcunun ifasında
geciken borçludan herhangi bir zararı olduğunu ispat etmek zorunda olmaksızın
asıl alacak ile birlikte temerrüt faizini de isteyebilecek olup, borçlu kusurlu
olmadığını ispat ederek bu faizi ödemekten kurtulamayacaktır. Ancak,
alacaklının temerrüt faizini aşan bir zararı varsa, borçlu temerrüde düşmekte
kusurlu olmadığını ispat etmedikçe, borçlu bu zararı da tazmin ile yükümlüdür.
Enflasyonun çok yüksek seyir izlediği dönemlerde kanuni temerrüt faizinin
enflasyona göre daha düşük kalması halinde borçlunun faiz ile enflasyon
arasındaki farkı Türk Borçlar Kanunu'nun 122. maddesine göre istemesi
mümkündür. Söz konusu düzenlemede borçlunun temerrüt faizini aşan bir zararı
olduğunu ispat etmesi aranmamakta, sadece borçluya kusurlu olmadığını ispat
ederek aşkın zararı tazminden kurtulma hakkı tanınmaktadır. Kanun koyucu
temerrüt faizi ile aşkın zararın talep edilebilmesi açısından borçlunun
kusurunun rolünü farklı düzenlemiş, ancak aşkın zararın alacaklı tarafından
ispatı için özel bir düzenleme öngörmemiştir. Hal böyle olunca, temerrüt
faizinin düşük kaldığı enflasyonist dönemlerde alacaklının temerrüt faizi ile
karşılanamayan aşkın zararını isteyebilmesi mümkündür.
Anayasa Mahkemesi'nin Ano İnşaat Ve
Ticaret Ltd. Şti. başvurusu'na (Başvuru
Numarası: 2014/2267, Karar Tarihi: 21/12/2017, R.G. Tarih ve Sayı:
25/1/2018-30312) ilişkin kararında, başvurucunun mülkiyet hakkı
kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına
uğratılarak ödenmesine karşın, derece mahkemelerinin başvurucunun zarara
uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut
olay bakımından kamunun yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması
arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu
belirtilerek, başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet
yüklendiği, bun nedenle Anayasa'nın 35. maddesinde güvence altına alınan
mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin
bu kararından sonra bazı Yargıtay Daireleri içtihatlarını değiştirmiş ve aşkın
(munzam) zarara hükmedilmesi için alacaklının ispat yükümlülüğü bulunmadığına
karar vermiştir.
Yargıtay'ın da alacaklının temerrüt
faizini aşan zararının ayrıca kanıtlanmasına gerek olmaksızın TBK m.122
kapsamında tazmin edilmesi gerektiği yönünde içtihatları mevcuttur. Yargıtay
15. Hukuk Dairesi'nin 6.12.2018 tarihli ve E. 2018/3765 K. 2018/4907 sayılı
kararında, gelişen ekonomik koşullar,
mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasındaki adil dengenin korunması Anayasa
Mahkemesi'nin ihlâl kararlarının bağlayıcılığı göz önünde tutularak enflasyon
ve buna bağlı olarak döviz kurları, mevduat faizleri, devlet tahvilleri ve
diğer yatırım araçlarının faiz oranları ile birlikte getirilerinin temerrüt
faizden fazla olması halinde enflasyonist dönemlerde aşkın zararın varlığının
karine olarak kabul edilmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Yine Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 13.01.2025 tarihli, 2024/3534 E. ve
2025/15 K. sayılı kararında, kişinin mal varlığında meydana gelen
azalmanın mülkiyet hakkının ihlâli niteliğinde olduğu munzam zarar ispatı
konusunda katı ispat kurallarına bağlı kalındığında ihlâl kararları verildiği
ve tazminata hükmedildiği yine yüksek enflasyonist dönemlerde borçlunun borcunu
ödemeyerek düşük temerrüt faizinden yararlanarak haksız kazanç elde ettiği ve
borçlunun borcunu ödememesi, direngen durumda olması nedeniyle mahkemelerdeki
dava sayısının hızla arttığı görüldüğü, bu nedenle yüksek enflasyonist dönemde
soyut yöntemin dikkate alınması tüm bu sakıncaları ortadan kaldırarak, adaletin
gerçekleşmesini sağlayacağı, her somut olayın özelliği de dikkate alınarak
bulunulacak zarar miktarının TBK' nın 50 ve 51. maddeleri (mülga BK'nın 42 ve
43 maddeleri) kapsamında değerlendirilerek belirlenmesi gerektiği, mahkemece
konusunda uzman bilirkişi veya bilirkişi kurulundan yukarıda belirtilen
ekonomik unsurlar dikkate alınarak oluşturulan sepet hesabına göre davacı
alacaklının temerrüt faizini aşan bir zarara uğrayıp uğramadığı tespit
edilerek, varsa bu zarar miktarından da davacı tarafından tahsil edilen
temerrüt faiz miktarı çıkartılarak, davacının munzam zarar miktarı bulunup davacı
alacaklının aşkın zararının (munzam) tahsiline karar verilmesi gerekirken,
davacının somut olarak zararını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine
karar verilmesi doğru görülmediği ve kararın bozulması gerektiği
belirtilmiştir.
Yukarıda yer verilen Anayasa Mahkemesi ve
Yargıtay içtihatlarına rağmen, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve bazı Yargıtay
Dairelerinin içtihatları, enflasyonist dönemlerde bile alacaklının temerrüt
faizini aşan munzam (aşkın) zararının varlığını ispatlaması gerektiği yönünde
devam etmiştir. Söz konusu içtihat farklılıklarının, Türk Borçlar Kanunu'nun
122. maddesinin yorumlanması ve uygulanmasına ilişkin olduğu açık olup, Türk
Hukukunda 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun'un 1.
maddesinde düzenlenen kanuni temerrüt faizinin alacağın değer kaybını
önlememesi halinde, paranın enflasyon karşısında değer kaybına uğramasını
önleyecek alacaklının başvurabileceği etkin bir mekanizmanın bulunmadığının
kabul edilmesi mümkün değildir.
Türk Borçlar Kanunu'nun 122. maddesi,
alacaklının temerrüt faizi ile karşılanamayan aşkın zararını tazmin etmesine
imkan veren bir düzenleme olduğundan, Anayasa'nın 5. maddesinde devlete
yüklenen pozitif yükümlülük çerçevesinde paranın enflasyon karşısında değer
kaybını önleyen etkin bir mekanizmanın varlığı kabul edilmelidir. Bu nedenle,
3095 sayılı Kanun'un 1. maddesinin alacağın enflasyon karşısında değer kaybını
karşılamadığı ve etkin bir mekanizmanın olmadığı yönündeki görüşe katılmak
mümkün değildir.
Açıklanan nedenlerle dava konusu kuralın,
Anayasa'nın 5. ve 35. maddelerine aykırı olmadığı ve iptal edilmemesi gerektiği
kanaatinde olduğumuzdan, aksi yöndeki çoğunluk görüşüne katılmıyoruz.
----------o----------
Değişiklik yapılan Mevzuat;
T.C. Külliyatı: XXX/3095A.01 No.lu belgededir.